9 Şubat 2026 Pazartesi

FARKINDA DEĞİLDİN | Şarkı | Şiir

 Farkında Değildin


Aynı denizi seviyorduk ikimiz de

Aynı yolu 

Aynı acıları 

Sen de farkında değildin

Ben de …


Aynı kenti seviyorduk ikimiz de

Aynı içeceği 

Aynı türküleri

Sen de farkında değildin

Ben de…


Aynı sokakları seviyorduk ikimiz de

Aynı ayakkabıyı

Aynı siyah paltoyu 

Sen de farkında değildin

Ben de…


Aynı kavgayı seviyorduk ikimiz de

Aynı yokluğu 

Aynı hüzünleri

Sen de farkında değildin 

Ben de…


Aynı kurşun vuruyordu bizi

Ve aynı yerde ölüyorduk

Ve hatta aynı mezardaydık

Sen de farkında değildin 

Ben de…





https://www.youtube.com/watch?v=YGUZn87PVTw

9 Kasım 2025 Pazar

DAĞ RÜZGARI

 Kim doğurup kim bıraktı seni o dağlarda

Yolunu kaybetmiş bir dağ rüzgarı gibisin
/ sahipsiz / yalnız / köksüz
Hem gece yalnızsın hem de gündüz
Kim doğurup kim yalnız bıraktı seni o dağlarda
Kalbini kayalara vurup vurup parçalamayı bırak
Kanatlarını kendi ellerinle kırmayı bırak
Bırak kendi ellerinle gözlerini oymayı da bırak
Oysa her sevda bir ihanet değil mi

Bırak artık şu sevdayı da bırak.



Mustafa Çatıkkaş
8 Kasım 2025
İstanbul







11 Ağustos 2025 Pazartesi

10 AĞUSTOS 2025...

Orson Welles'in bir şarkısı şöyle der;

''I know what ıt ıs to be young,
But you don't know, what ıt ıs to be old''...

Türkçesi;
'Ben gençliğin ne olduğunu biliyorum, Ama sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun'.

Küçükken kırk yaşındaki bir insanı görünce sanki beş yüz yaşındaki birisini görmüş gibi olurduk.

Oysa kırk yaşını geçeli yirmi yıl olmuş.
Ne de çabuk geçmiş onca zaman,
Ne de çabuk geçmiş be onca yıllar...

İnsanın yaşı kaç olursa olsun,
Ruhu hep genç, ruhu hep çocuk.
Yaşlanan bedeni...

Oysa;
Ne kadar anı geride kaldı,
Ne kadar mutluluk, ne kadar acı geride kaldı.

Ne kadar geride kaldı arkadaş,
Ne kadar geride kaldı yaz, ne kadar kış...

Oysa;
Ne kadar dostumu kaybettim bu süreçte;
Ne kadar sevdiğim insanı kaybettim.
Kimi erken, kimi geç gitti bu dünyadan...
Ne kadar acı !
..........................................................................................................................................

Dün arayan-soran, yazan - çizen tüm dostlarıma kalben teşekkür ederim.
Herkese tekrardan selam, saygı ve hürmetlerimle;
Sağlıklı, mutlu, huzurlu yıllar dilerim.

Sağolunuz.

Mustafa Çatıkkaş
11 Ağustos 2025
İstanbul 




12 Şubat 2025 Çarşamba

BİRLİKTE GÜLDÜĞÜN İNSANLARI KAYBEDERSEN, ÖLÜRSÜN...

Keder ve üzüntü de gülmek gibi bulaşıcıdır.
Morali bozuk bir kişi, Sizin de moralinizi bozar,
Neşeli, gülen bir kişi ise kısa zamanda, Sizin de keyfinizi yerine getirir.
Yapılan araştırmalara göre;
''15 araştırmanın meta-analizine göre; kahkaha atmak, stres hormonu olan kortizol düzeyini % 36,7 oranında düşürür.'' denmektedir
Bir de adammış gibi, ciddiymiş gibi, asık suratlı, ölümcül, aşağılık kompleksli lavuklar var.
Bu tiplerden de uzak durmak lazım:
Her gün moralimizi bozacak olayları bilerek çıkarıyorlar
Bilerek hepimizi hasta ettiler, hasta ediyorlar.
Şu an aramızdaki en sağlıklı kişi; ruh hastası oldu.
Bu zamlara;
Bu faturalara,
Bu fakirliğe,
Bu bozulmaya,
Bu soytarılıklara,
Bu baskıya hangi can dayanabilir ki?
Her şeye rağmen;
Moralimizi yüksek tutmaya çalışmamız lazım,
Umudumuzu yüksek tutmamız lazım,
Neşemizi yüksek tutmamız lazım,
Bizlere iyi gelen dostlarımızla daha çok vakit geçirmemiz lazım.
Ne diyordu bir filmde;
''Uyursan, ölürsün''
Moralini kaybedersin; ölürsün,
Umudunu kaybedersen, ölürsün,
Neşeni kaybedersen, ölürsün,
Dostlarını kaybedersen, ölürsün.
Birlikte güldüğün insanları kaybedersen, ölürsün.
12 Şubat 2025
Mustafa Çatıkkaş





16 Aralık 2024 Pazartesi

FAKİR ANKİSİYETİSİ...

Ankisiyete; ''Gündelik hayatta, çevresel, bilişsel ve toplumsal faktörlerin yarattığı stres ve baskının tetiklediği korku, endişe ve kaygı hissidir.''şeklinde tanımlanır.

Ankisiyetenin nedenleri ise;
''Beyin kimyasallarındaki değişimler, genetik, stres, kronik hastalıklar, (diyabet, kalp, koah gibi), kullanılan ilaçlar, uyuşturucu gibi zararlı maddeler ve çevresel faktörler vb.''' gibi gösterilebilir.
Öte yandan çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar ( anne - baba boşanması, aile içi erken ölümler, cinsel taciz vs. de önemli ankisiyteinin nedenleri arasında gösterilebilir.
Ankisiyetinin türleri ise;
Saplantı bozukluğu,
Panik atak,
Travma sonrası stres,
Kaygı bozukluğu,
Agorafobi,
Ve sosyal fobi olarak gösterilir.
Ankisiyete krizinin belirtileri;
Kötü bir şey olacakmış duygusuyla kaygı ve korku yaşama
Midede karıncalanma
Baş dönmesi
Hızlı nefes alıp-verme
Nefes darlığı
Kalp atışında düzensizlik
Terleme ve sıcak basması
Uyku bozukluğu yaşama
Bitkinlik
Göğüs ağrısı
Geceleri yatarken dişleri gıcırdatma vb. olarak gösterilebilir...
Ve gelelim sonuç bölümüne; Ankisiyete nasıl geçer?
Nefes egzersizleri,
Ayağa kalkma,
Vücudu dik tutma,
Bir işle meşgul olmak,
Şekerden uzak olmak,
Yaşadığınız ana konsantre olmak gibi göstrerilebilir.
Yukarıdaki tanım ve analizler herkes için geçerlidir.
Bir de sadece fakirlerin yaşadığı ankisiyetesi vardır.
Fakir ankisiyetisi;
Kirayı ödeyememe ankisiyetisi,
Faturaları ödeyememe ankisiyetisi,
Her gün zam gelecek ankisiyetisi,
Elektrik kesilecek ankisiyetisi,
Doğalgaz kesilecek ankisiyetisi,
Su faturası ödenemeyecek ankisiyetisi,
Sınav ankisiyetisi,
Karım beni bırakacak ankisiyetisi,
Ben güzel değilim ankisiyetisi,
Sosyal medya hesaplarım çalınacak ankisiyetisi,
Gösteriş yapamıyorum ankisiyetisi,
Emekli maaşıyla geçinemiyorum ankisiyetisi gibi gösterilebilir.

24 Kasım 2024 Pazar

ÖĞRETMENLER GÜNÜ...

Eğitim hayatım boyunca,
Karagöl İlkokulu, Yeşilova İlkokulu, Sefaköy Yeşilova Ortaokulu, Kabataş Erkek Lisesi, Sefaköy Lisesi, Akdeniz Üniversitesi olmak üzere, Altı okulda okudum.
Sivas, İstanbul ve Antalya olmak üzere; Üç şehirdeki okullarda okudum.

İlk öğretmenim Selver Hanımdı.
Köydeki okula gelmesine rağmen kasabada otururdu.
Yaşadığı özel bir yas nedeniyle sürekli siyah giyindiği söylenirdi.
İlkokul 3. sınıfın yaz tatilinde İstanbul'a geldim.

İlkokul 4. sınıftan itibaren İstanbul Sefaköy Yeşilova İlkokulunda Nurcihan Hanım Öğretmenim oldu.

Sanırım insan bütün öğretmenlerine saygı duyuyor ama en çok ilkokul öğretmenini seviyor.

Ve insan doğası gereği;
Elbette; Bazı öğretmenlerini diğerlerinden biraz daha çok seviyor olabiliyor, Ama zaten tüm öğretmenlerimiz de hepimizi aynı derece sevmiyor değil mi, Bu çok normal bir durum...

Hepsi birbirinden saygın onlarca öğretmenim oldu.
Kimisi dövdü, kimisi sevdi, kimisi bağırdı, kimisi çağırdı. Ama kesinlikle hemen hemen hepsi bizler için ellerinden gelenin fazlasını yaptı, yapmaya çalıştı.
Başta öğrencisi olduğum tüm öğretmenlerimin ellerinden öpüyorum.
Allah hepsinden razı olsun.
Aramızdan ayrılanların mekanı cennet olsun, yaşayanlara sağlık, mutluluk ve huzurlar diliyorum.

Ve yine elbette;
Arkadaşım olan öğretmenlerimin,
Dostum olan öğretmenlerimin,
Yaşamlarını takip ettiğim çok değerli öğretmenlerimin 'Öğretmenler Günü'nü tebrik ediyorum.

Tekrardan benden büyük öğretmenlerimin ellerinden,
Benden küçük öğretmenlerimin gözlerinden öperim.
Öğretmenler gününüz kutlu olsun.

Sevgili Öğretmenimiz Adem Varol'u unutmamız mümkün değil.
Nurlar içinde yatsın.






22 Kasım 2024 Cuma

YOK ÖYLE...

- Sen neden top oynamıyorsun?
 - Beni oynatmıyorlar.
- O yüzden mi çok üzgünsün?
- Evet.

- Neden oynatmıyorlar?
- Çünkü Bera oynatmıyor.
- Bera neden oynatmıyor?
- Anneannesi istemiyormuş.

- Neden?
- Çünkü benim babam yok. Annemle babam ayrıldı. Annem çalışıyor. Annemle babam ayrıldığı için istemiyor.

- Bera'nın anneannesi nerede, tanıyor musun?
- Tanımıyorum.
- Bera hangisi?
- Şu kısa boylu olan çocuk.
- Top O'nun mu, Çağır bakalım Bera'yı?

Bera anneannesini çağırdı. Konuyu hoş bir dille kendisine anlattım. Bera ve anneannesini ve diğer çocukları uyardım.

Anladım ki;
Asıl sorun Bera ve Beranın anneannesinde, Çünkü bu gariban çocuk Bera'dan daha iyi bir oyuncu ama arkası yok... Babası yok, annesi yok.

Maçı sonuna kadar izledim.
Beranın anneannesi de kenardan izledi.

'Bundan sonra bu çocuk bir daha aşağılanırsa, horlanırsa, hırpalanırsa önce anneanne diye seni bulur s....rim' dedim.
Yaparım da, yapacağım da...

Yetim ve öksüzler her zaman bizim için önceliklidir.
Yok öyle, hayatın vurduklarına bir yumruk daha vurmak...


Mustafa Çatıkkaş
22.11.2024




15 Kasım 2024 Cuma

KORKU, DAYAK ve SİYASET...

Dünyanın en güçlü legal örgütü askeriyelerdir.
Bu legal örgütün; Hemen hemen her eğitim seviyesinden, her mesleki branştan, kadın - erkek binlerce hatta milyonlarca elemanı vardır.

En küçüğünden en üst düzey komutanına kadar hepsi belli bir mantık, disiplin, hiyerarşi, kural ve kanunlar çerçevesinde yaşar, görevlerini yapar ve gerektiği zaman canlarını verme pahasına hareket ederler.

Ve yine insanlık tarihi boyunca tüm askeri birlikler çok güçlü bir emir - komuta zinciri içerisinde hareket eder.
Ve yine dünyanın tüm askeri birliklerinde komutanların emirleri sorgulanamaz, reddedilemez.
Komutanların emirlerine koşulsuz itaat edilmek zorundadır. 

Askeriyedeki bir asker, Bir komutanın emrine;
''Bana ne, yapmıyorum'' diyemez,
''Komutan benden daha mı akıllı ki bana emir veriyor kardeşim, emrini tanımıyorum'' diyemez.

Askere ilk kez başlayan acemiler kışlaya girdiğinde ilk günler çeşitli uyum sorunu yaşarlar.
Hepsi birbirinden farklı kültürel, sosyal ve psikolojik yapıdan gelen bireyler yine ilk günlerde verilen emirlere itaat etmekte zorlanırlar.

Kimisi;
''Ben spor yapmıyorum'' der,
Kimi;
'Ben nöbet tutmuyorum'' der,
Kimi;
'Ben yatmıyorum,
Kimi,
''Ben kalkmıyorum'' der...

Belli bir zaman sonra ise yavaş yavaş, asker gibi olmaya ve kısa bir zaman sonra da asker olmaya başlarlar.
Bu değişim ve motivasyonun en önemli iki etkeni ise  'Korku' ve 'Dayak'tır.
Çünkü;
İnsanoğlu en çok korku ve dayak ile yola getirilir.
Ve askeriye binlerce yıldır korku ve dayak ile milyonlarca kişiyi adam etmiş ve bu sistemi muazzam hale getirmiştir.

Sistem bellidir;
Milyonlarca asker önce korkutulur, sonra düzelene kadar dövülür.
Böylelikle acemiler hem görevlerini daha iyi yapar, hem kurallara daha kurallara daha iyi uyar ve daha iyi asker olurlar.

Oysa bu korku ve dayak olmasa;
Bu kadar ruh hastası, bu kadar cahil, bu kadar kendini birşey zanneden soytarıyı adam edilebilir mi?

Dediğimiz gibi;
Askeri sistemler dünyanın en iyi eğitim sistemlerini uygularlar.
Bu eğitim sistemin temeli iki etkene bağlıdır.
Bu etkenler korku ve dayaktır.


Aslında siyasi yöneticiler de tıpkı askeri komutanlar gibi;
Toplumu korku ve dayakla adam ederler.

Siyasiler de bireyleri aç bırakmakla, işsiz bırakmakla, hapse atmakla, zamla, iktidarın avantajlarından mahrum bırakmakla  korkutarak adam ederler.

İnsanoğlu korkar;
Korktukça kendisine söylenenlere daha çok itaat eder,
Daha çok itaat ettikçe;
Daha çok kendisi olmaktan uzaklaşır, asker olmaya başlar...

Belki de;
İnsanoğlu asker gibi oldukça daha iyi, daha verimli insan oluyordur.
Belki de;
İnsanoğlu için bir parça ve korku dayak iyi geliyordur.





9 Eylül 2024 Pazartesi

AZ ŞEY Mİ?

Koskoca sekiz yıl yaşadın Az şey mi?

Sekiz kere yaz
Sekiz kere kış
Sekiz kere sonbahar
Sekiz kere ilkbahar yaşadın
Az şey mi?
Sekiz yıl
İki bin dokuz yüz yirmi gün
Yetmiş bin seksen saat
Dört milyon iki yüz dört bin sekiz yüz dakika
İki yüz eli iki milyon iki yüz seksen sekiz bin saniye yaşadın
Az şey mi?
Belki dondurma yedin
Belki denize girdin
Belki aşık oldun
Belki bir oğlanın elinden tuttun
Belki öğretmen
Belki anne oldun
Kimbilir neler gördün rüyalarında
Az şey mi?
Yirmi tahta
On altı tuğla
On iki çiçek
Yüz kürek toprak attılar mezarına
Az şey mi?
Koskoca sekiz yıl yaşadın
Az şey mi?

Şiir: Mustafa Çatıkkaş
Şiir izinsiz kullanılması hukuki sonuçlar doğurur.





8 Eylül 2024 Pazar

NARİN'İ ÖLDÜRDÜLER, ANADOLU İRFANI

 Gazeteler yazdı;

''Narin'in cesedi dere kenarında torba içinde bulundu.''
''Anadolu İrfanı'' diye bir deyim var.
Bu deyim;
Aklı, bilimi, bilgiyi, vicdanı, merhameti, sevgiyi, saygıyı anlatır.
Anadolu'nun neyi kaldı ki, irfanı kalsın?
Artık Anadolu'da kör bir tutuculuk,
Kara bir dincilik,
Tuhaf bir ahlak anlayışı,
Hayvana, kadına, çoluk çocuğa tecavüz eden,
Akrabasının, komşusunun malını mülkünü çalan birbirinden garip embesiller çıktı...
Ne ''Anadolu İrfanı''
Ne anadolu kaldı,
Ne irfan...
Bildiğin maymunlar cehennemi var ortada.
Yazık.
Hem bu çocuğa yazık,
Hem anadoluya...
Mustafa Çatıkkaş
08 Eylül 2024





30 Haziran 2024 Pazar

FOTOĞRAFA AŞIK OLMAK...

Zeki Demirkubuz'un 'Kader' adlı filmde Bekir, Kendi halinde, sıradan, yirmili yaşlarda, küçük burjuva birisidir.
Bekir'in aşık olduğu kadının adı; Uğur'dur.
Uğur'un;
Babası felçli,
Annnesi hafif, ahlaksız, bencil bir kadın,
Erkek kardeşi tacizlere uğrayan birisidir.
Aşık olduğu adam ise katildir.
Bekir'in sıradan hayatına, renkli bir şekilde giriş yapan Uğur aslında tam bir faciadır.
Bekir için hayat Uğur'la tanıştıktan sonra asla bir daha eskisi gibi olmayacaktır.
Bekir aslında Uğur'un içinde bulunduğu cehennemin içine düşer.
Ve Bekir aslında aşık olduğu Uğur'un gerçekliğine değil, Uğur'da varolduğunu zannettiği 'şey'e aşıktır.
Ve aslında Bekir bir fotoğrafa aşıktır,
Ve bunun bedeli çok ağır olacaktır.
'Kader', Zeki Demirkubuz'un 'Masumiyet' adlı filminin devamı gibi de kabul edilebilir.
Metin Erksan'ın 'Sevmek zamanı' adlı film de mutlaka izlenmelidir.

23 Haziran 2024 Pazar

HA ŞEVVAL SAM HA SEDA SAYAN...

SEDA SAYAN
Seda Sayan AKP'nin gayri resmi yüzüdür. Sadece kendi çıkar ve konforu için yaşayan, kültürel bilgi, birikimi olmayan, sınıf bilincinden bihaber, sistemin kasıtlı olarak sürekli sahneye koyduğu tipik bir halk düşmanıdır.

ŞEVVAL SAM...
Ne yeteneği olduğu belli olmayan ama her yerde dolaşan bir tip.
İyi bir oyuncu değil ama dizi ve filmlerde yer alıyor, izlenmiyor,
Güzel bir sesi yok, iyi şarkı söyleyemiyor ama programlara çıkıyor. dinlenmiyor.
Şevval Sam solcu ayağında malı götürüyor. Solcu görünümlü halk düşmanı...

''BODRUM'DA HERKES EŞİT ...''
Bir tv programında, ' Bodrum'da herkes eşit, Çünkü herkesin iki katlı ve bahçeli evi var' diyerek inanılmaz bir sınıfsal tahlil yapan Şevval Sam da hem bilgi birikimini ortaya koymuş oldu, hem de halkına ne kadar yakın olduğunu gösterdi.....





6 Haziran 2024 Perşembe

Yazdığım tüm şiirlerin bedelini ödedim

 • Sizi tanıyabilir miyiz, Kelimeler ile yakın ilişkiniz nasıl başladı?

1966 yılında Sivas’ta doğdum. İstanbul Sefaköy Lise’sini tamamladıktan sonra Akdeniz Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Bölümünden mezun oldum.
Edebiyata olan ilgim lise yıllarında başladı. Özellikle Türkçe ders kitaplarında yer alan yazar ve şairlerin fotoğraflarına dakikalarca bakar, hayatlarını ve eserlerini incelerdim. 

Bizim zamanımızda ‘Kompozisyon Yazılısı’ vardı.  Bir konu hakkında bir sayfa yazı yazmamız istenirdi, verilen en yüksek not ise On’du. Ben bu sınavlardan hep Dokuz aldım. Hiç On alamadım, Ama hiç Sekiz de almadım. Edebiyat öğretmenlerim her sınavdan sonra benim yazılarımı diğer sınıflara da okuturlardı.

 Çok değerli öğretmenlerimin bu ilgisi nedeniyle daha çok okumak daha çok yazmaya başladım. Yaklaşık Kırk yıldır yazıyorum. Bazen bir gazetede, bazen bir dergide, bazen bir blogda, bazen de bir not defterine sürekli yazdım, yazıyorum. 

Askerliğimi yaparken de  ‘Yazıcı’ydım, Komutanlarımın aşk mektuplarını da ben yazıyordum.
1988 yılında K.Çekmece Gazetesi’nde muhabir olarak başladığım gazetecilik maceram, köşe yazılarıyla devam ediyor. 1990 yılında derlemesini yaptığım ‘Genç Harman’ isimli şiir kitabını hazırladım, 1992 yılında bu kitap çok ilgi gördü.
Karışık isimli deneme kitabı, Haksızlık isimli deneme kitabı ve Farkında Değildin isimli şiir kitabım var. Evliyim, bir tane oğlum var.

 • Deneme ve şiir kitaplarınızın çıkış noktasını anlatır mısınız? Kitaplarınıza gelen ilginin boyutu ve aldığınız yorumlar ne durumdadır?

Yaklaşık olarak 60 - 70 tane şiirim var.  Şiir yazmak da çok zor, şiir yaşamak da çok zor…Ben yazdığım tüm şiirlerin bedelini ödedim, Bedelini ödemediğim hiç bir şiiri hem yaşamadım hem de yazmadım. 

Yazdığım şiir, öykü ve kısa öyküler toplumumuzun kadim acılarından, dertlerinden, kederlerinden, yoksunluklarından, hüzünlerinden ve çelişkilerinden doğmuştur. İnsanlık tarihi derin acılar ile derin emek sömürüsünden ibarettir.

 Bu acılar savaşlar, ölümler, kadın katliamları, çocuk katliamları, hayvan katliamları, doğa katliamları, salgın hastalıklar gibi karşımıza çıkarken, emperyalist sömürü sistemi ile de açlık sınırında yaşamak zorunda kalan insanlar ile karşımıza çıkar.

 Basit olarak, En düşük ev kirasının 15 Bin Lira olduğu bir ülkede aylık asgari ücretin 17 Bin Lira olması kabul edilebilecek bir konu değildir. Tüm şiir ve yazılarımın çıkış noktası bu bakış açısıdır.

Kitaplarıma olan ilgi içinse şöyle diyebilirim; ‘Karışık’ isimli kitabım 2. baskısını yaptı, ‘Farkında Değildin’ isimli şiir kitabım da yine 2. baskısını yaptı.

 • Şiirin korunması gereken özellikleri olduğunu savunuyor musunuz?  Bu bağlamda örnek aldığınız şairler kimler?

Örnek aldığım herhangi bir şair yok ama şiirlerinden etkilendiğim şairler var. Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ataol Behramoğlu ve Ahmet Telli gibi toplumcu – gerçekçi şairlerimizin şiirleri su gibi hem huzur verir, hem su gibi öğreticidir hem de su gibi yavaş yavaş önündeki her şeyi değiştirir. Şiir de bu isimler gibi ustaların sözcükleri ile yeniden kendisini tekrar tekrar yaratır. Bu şairlerimizi korumak ise korumamız gereken en büyük değerlerimizdir.

 

• “Çocuklarınıza haksızlık karşısında sessiz olmayı öğretin ki; haksızlığa uğramasınlar” sözünüzdeki “sükûnet ve soğukkanlılık” vurgusunu biraz daha açar mısınız?

Sizin de bahsettiğiniz gibi; Haksızlık isimli kitabımızın arka kapağında,‘’Çocuklarınıza haksızlık karşısında sessiz olmayı öğretin ki; haksızlığa uğramasınlar’’diye bir cümle yazmaktadır. Bu cümle elbette ironi içermektedir.

‘Haksızlık karşısında susanlar, dilsiz şeytanlardır’ şiarıyla yazmaya çalıştığım yazılarda hak ve hukukun herkese, her zaman lazım olacağının altını çizmeye çalıştım. Öte yandan; Kitabın adını belirlemeye çalışırken haksızlığa uğramış insanlara bu haksızlığı yapanların ‘Hakk’sız yani Allahsız olduklarının altını da çizmeye çalıştım.
Elbette burada bahsedilen Allahsızlık kavramı dini bir anlam taşımamakla birlikte halk dilinde kullanıldığı şekliyle; Vicdansız, ölçüyü kaçırmış, bencil, acımasız, kötücül insanlardan bahsedilmektedir.
Bu cümle ile aslında çocuklara ve gençlere, ‘’Haksızlık karşısında sesinizi yükseltin’’ demek istenmiştir,

• Geçmiş dönemlerde belki de teknolojik yetersizlikler nedeniyle yazar ile okuyucu arasında bir “mesafe” vardı. Yani yazarlar okuyucu gözünde gizemleşiyordu. Şu an ise kitabını okuduğunuz yazarların günlük hayatlarını bile takip edebiliyorsunuz. Sizin bu konuda bir rahatsızlığınız var mı?
Teknolojinin gelişmesi, sosyal medyanın toplum tarafından bu kadar çok kabul görmesi nedeniyle artık hemen hemen herkes dilediği her kişiye rahatlıkla ulaşabiliyor. Bu zamanın ruhu da böyle işliyor. Okuyucu ile yazar arasında mesafe olması zaten hoş değil, Bu mesafe de yine bir eşitsizlik yaratıyor, bu mesafenin ortadan kaldırılması gerekir.

Teknoloji sayesinde ‘Tanrı yazarlık’ denen ulaşılamaz olan yazarlık kavramı da bitmiş oldu, şimdi taraflar arasında daha çok eşitlik var. Zaman içerisinde bu eşitlenmenin de daha çok artacağını zannediyorum.

Yazar ile okur arasındaki birbirine ulaşabilme olanağının artması hem yazarı hem de okuyucuyu daha çok besliyor diye düşünüyorum.

 • Geleceğe dönük yeni kitap çalışmalarınız olacak mı, Planlarınızı anlatır mısınız?

Çalışmasını devam ettirdiğim kısa öykülerden oluşan yeni bir kitap çalışmam devam ediyor. Bununla birlikte iki tane de belgesel çektim. Bunlar, ‘Diyaliz Hastaları ve Sorunları’ ile ‘Selimpaşa’ adlı belgesellerdir. Önümüzdeki günlerde; ‘K.Çekmece Hikayeleri’ adında bir belgesel daha çekmek için de çalışmalarım devam ediyor.

Gösterdiğiniz ilgi için emeği geçen tüm dostlara çok teşekkür eder, başarılarınızın devamını dilerim.

Röportaj: Tolga Alca
06.06.2024




 

 


 



FARKINDA DEĞİLDİN | Şarkı | Şiir

 Farkında Değildin Aynı denizi seviyorduk ikimiz de Aynı yolu  Aynı acıları  Sen de farkında değildin Ben de … Aynı kenti seviyorduk ikimiz ...